Erkeklerin Savaşlarından Kadınlara Kalanlar

Bosna Hersek’te 1992 yılında başlayan ve 1995’te Dayton Antlaşması ile sona eren savaş ardında yüzbinlerce sahipsiz mezar, nesilden nesile aktarılan işkence anıları, büyük toplumsal travmalar bıraktı. Bir kısım beyaz burjuva erkeğin silah satarak cebini doldurduğu, bir kısım erkeğin de o silahlarla iktidar alanını genişletmek için gözünü kırpmadan katliamlar yaptığı savaştan Boşnak, Sırp ve Hırvat kadınlara kalan ise Tecavüze Uğramış Savaş Mağduru Kadınlar Derneği oldu.

ABD Irak’ı işgal ettiğinde sadece bölgenin kaynaklarını gasp etmedi, aynı zamanda Irak halkının emperyalizme karşı  iradesini sonsuza kadar kırmak istedi. Iraklı kadınlara hapishanelerde sistematik olarak tecavüz ederek Irak halkını aşağılamayı bir savaş metodu olarak kullanan ABD askeri, daha sonra Afganistan’da28289655224_b057e650b3_bki Müslüman kadınları burka denen kafesten kurtarmakla müjdelese de Ortadoğulu kadınların zihninde uluslararası bir tecavüz çetesi olarak kalmaya devam etti.

Suriye’de 2011’den bu yana süren savaşın en büyük aktörlerinden biri olan IŞİD, işgal ettiği bölgedeki kadınları köleleştirerek cinselliklerini sömürmeye devam etmektedir. Müslüman olmadıkları gerekçesi ile bir sigara parasına satılan Ezidi kadınların çoğu zaman ölümü tercih ettiğini biliyoruz. Kurallarını erkeklerin belirlediği bu kirli savaş bir gün sona erdiğinde, Suriyeli kadınlar  ile Ortadoğu, Balkanlar, Avrupa ve Afrika’da savaş koşullarını yaşamış diğer tüm kadınlar ortak bir işkence ve tecavüz hafızasını paylaşacaklar.

1938’de Dersim’de kız çocuklarını bir halkın asimilasyonunun aracı olarak kullanan zihniyet, 2015’te Ekin Wan’ın çıplak cesedini sokak ortasında sergileyen ve Kürt illerinde duvarlara tecavüz tehditleri yazan erkek elinde hayat buldu.

Savaşların kazananı kim olursa olsun, kadınlar daima kaybetmektedir. Kadın silahını kuşanıp özgürlük korosuna katılsa da, büyük bir zaferle sonuçlanan savaşın ardından inşa edilecek ulus-devlet içinde kendine nasıl bir yer bulacağı hiçbir zaman belli değildir. Anthias ve Yuval-Davis’e göre, kadınların ulusal inşaya katılım biçimi genel olarak şöyle olmaktadır: 1) yeni ulusun biyolojik üreticileri olarak, 2) farklı uluslar karşısında ulusun kültürel sınırlarının çizilmesine yarayan aracılar olarak, 3) ulusa kimliğini veren kültürün öğreticisi, aktarıcısı ve ideolojik yeniden üreticileri olarak, 4) ulusal farkların göstereni olarak, 5) ulusal mücadelelerin katılımcısı olarak. Savaşın en yıkıcı yüzüne tanıklık etmiş kadınların çoğu zaman -yoldaşları tarafından dahi- yeniden inşa sürecinin dışında bırakıldığını ve aşağı yukarı bu beş rolden birine mahkum edildiğini biliyoruz. Savaş süresince militarist erkek değerleri kutsanırken ve bu değerler üzerinden kahramanlıklar üretilirken, barış ve yeniden inşa süreçlerini insanca ve hakça değerler ile örmek öncelikle kadınların militarist değerlerden tam bir kopma yaşaması ile mümkün görünmektedir.

1987’de Filistin İntifadasının ilk gecesinde Kudüs’te örgütlenmeye başlayan ve sloganı “İşgale Son” olan Siyahlı Kadınlar’ın yaktığı isyan ateşi Roma’ya, Belgrad’a ve sonrasında tüm dünyaya ışık oldu. 2002’de ABD’nin Afganistan’ı bombalaması üzerine bölgeye giderek oradaki kadınlar ile görüşen Medea Benjamin ve arkadaşları hükümeti Irak’ı işgalden vazgeçirmek için Beyaz Saray karşısına kurdukları çadırlarda direndiler. Medea ve arkadaşları savaşın kadınlara nasıl bir dünya sunduğuna yerinde tanıklık etmişlerdi ve kadınlar için başka bir dünyanın mümkün olduğunu biliyorlardı. Zene u Crnom kadınları ise savaş sona erdiği halde Yugoslav toplumuna zarar vermeye devam eden militarizm ve milliyetçiliğe karşı ortak mücadele yürütmeye devam etmekte.

Liberya’ya yıkım, açlık, ölüm ve sefaletten başka bir şey getirmeyen 15 yıl süren iç savaş 2002’de Hıristiyan ve Müslüman kadınların birleşerek Gbowee ve Freeman öncülüğünde yürüttükleri savaş karşıtı hareket ile sona erdi. Kamusal görünürlüğü olmayan, tüm hakları gasp edilmiş ve gündüzleri savaşçı, geceleri ise seks kölesi olarak sömürülen kadınlar kimi zaman barış talebi ile sokaklara çıkıp nöbet tuttu, kimi zaman çatışan iki grup arasında canlı kalkan oldu. Kadınların öz güçleri ile yürüttükleri mücadele sonucunda taraflar müzakere masasına oturmak zorunda kaldı ve Liberya’da barış kazandı.

Şimdi ve buradan baktığımızda görüyoruz ki; doğayı, insanı ve güzel olan her şeyi tahrip etme potansiyeli taşıyan militarist değerler hayatlarımıza nüfuz etmiş durumda. Ve biz biliyoruz ki, militarizm barış süreçlerinde kendini gizleyerek güçlenir, böylece savaş dönemlerinde eline silah alabilecek bireyler üretir, yedekler. Bu nedenle, yeryüzünü barış yurduna çevirme idealimizin sadece silahları susturmaktan ibaret olmadığını, tetiğe basmayı meşrulaştıran, kimini terörist kimini şehit/gazi yapan militarist değerlere karşı yürütülecek mücadelenin esas olduğunu kendimize sık sık hatırlatmamız gerekmektedir.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir